Sıkça Sorulan Sorular

Kalp Damar Hastalıklarını Önlemek Mümkün mü? Nasıl Korunalım?
 
Prof. Dr. Lale Tokgözoğlu
Türk Kardiyoloji Derneği Başkanı
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı

Türkiye'de kalp damar hastalıkları giderek artmakta ve ölüm nedenleri arasında kanser ve trafik kazalarının toplamını geçmektedir. Çünkü, hastalığa yol açan risk faktörü dediğimiz nedenler toplumda giderek yaygınlaşmaktadır. Aslında kalp damar hastalıkları gelişimini önlemek veya geciktirmek mümkündür. Çocukluk yaşlarından itibaren yaşam tarzımız ve maruz kaldığımız risk faktörleri damarlarımızı ve kalbimizi yavaş yavaş etkiler ve yıpratır. Bazı kalıtsal özellikler hastalığa zemin hazırlasa da çok daha önemlisi çevresel faktörler ve nasıl bir yaşam tarzı seçtiğimizdir. Küçük yaşlardan itibaren çocuklarımızı kalbe dost ortamlarda büyütmemiz ve sağlıklı alışkanlıklar kazandırmamız uzun vadede büyük yarar sağlayacaktır. Sağlıksız beslenme ve hareketsiz yaşam tarzının davet ettiği kilolu, diyabetli ve yüksek tansiyonlu kişi sayısı arttıkça kalp damar sağlığı tehlikeye girecektir. İşte bu nedenle, 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Günü'nde; olabildiğince geniş bir kapsamda, kalp ve damar hastalıklarından korunma üzerinde duracağız.

Peki O Zaman Ne Yapalım? Kalbe Dost Ortam Nedir?

Kalbimizi ve damarlarımızı korumak için mucize çözüm veya bitkilerden medet ummaktansa kararlı ,tutarlı ve uzun soluklu bir şekilde sağlıklı yaşam seçimleri yapıp uygulamak gerekir.Nasıl beslendiğimiz, ne kadar hareket ettiğimiz, sigara kullanıp kullanmadığımız gibi birçok etken kalp sağlığımızı etkiler. Olumsuz şartlar yıllar içinde yavaş yavaş ve sinsice damarlarımızı yıpratır. Sigara, şeker hastalığı, yüksek tansiyon gibi güçlü yıpratıcılar yanı sıra son zamanlarda hava kirliliği, stres gibi nedenlerin de aynı güçte olmasa da yıpratıcı özelliği gösterilmiştir. Sigara ve tütün ürünlerinin sadece kalp ve damarlarımızın değil tüm iç organlarımızın en büyük düşmanı olduğunu herkes bilmektedir. O kadar iyi bilinmeyen bir konu ise hiçbir yaşta hiçbir şekilde tütün ürünlerine maruz kalmamanın önemidir. 'Günde tek tük keyif için içiyorum, tiryaki değilim, içime çekmiyorum, hafif sigara içiyorum' gibi sıklıkla duyduğumuz söylemler, kişinin riskini azaltmamaktadır. Hatta sigara içilen kapalı ortamda bulunmak bile pasif içicilik sayılıp kişinin riskini arttırır.

Beslenme ile ilgili de birçok görüş ve özel diyet ortaya atılmaktadır. Halbuki çok temel ve kolay beslenme prensipleri kalbimizi korur. Porsiyonları ve miktarı abartmayıp kilo almamak, aşırı şeker, tuz tüketmeyip işlenmiş, kızartılmış gıdalardan uzak durmak, sebze meyve zeytinyağı ve balık tüketimini kilo almayacak miktarda arttırmak kalbimize yararlıdır. Beslenme alışkanlıkları genelde çocukluk yaşlarında yerleştiğinden çocuklarımıza en baştan doğru beslenme alışkanlığı kazandırmak, modern hızlı yaşamın getirdiği hızlı yiyeceklerden uzak tutmak onların ileri yaşlardaki kalp ve damar sağlığını koruyacaktır.

Hareketsizlik çağımızın önde gelen sorunlarından biri olup özellikle kadınlarda olmak üzere her iki cinsiyette başlı balına bir risk faktörüdür. İdeali kişinin haftada 5 gün yarım saat yürüyüş veya tempolu başka bir hareketi uygulamasıdır. Modern şehir yaşamında bu zor görülse de hiç değilse günlük hayatta da mümkün olduğunca taşıt kullanmak yerine yürümek, asansör yerine merdiven kullanmak, birçok şehirde olan yürüyüş parkurlarında yürümek önerilir. Gençleri bilgisayar başından kaldırıp spor alışkanlığı kazandırmak çok önemlidir.

Yaşadığımız ortam da kalp sağlığımızı etkilemektedir. Son yıllarda işyeri ve evde maruz kalınan stres ve hava kirliliği gibi diğer etmenler de diğer risk faktörleri kadar olmasa da kalp sağlığını olumsuz etkiler. İdeali yürüyüş veya bisiklet parkurlarının olduğu havası temiz, işyeri stresinin olmadığı ortamlarda bulunmak olsa da bu her zaman mümkün olmamaktadır. Spor yapmak, sevilen işlerle uğraşmak ve sosyal ortamlarda bulunmanın stresi bir miktar azalttığı bilinmektedir.

Kişinin; özellikle de ailesinde kalp damar hastalığı olan, ailede şeker hastalığı veya yüksek tansiyon olan, kilolu erişkinlerin kendi riskini ve bazı değerlerini henüz yakınması yokken bilmesi önemlidir. Tansiyon yani kan basıncı değerinin ne olduğu, şeker veya kolesterol yüksekliği olup olmadığını bilmesi ve gereğinde hekime başvurması ile erken tanı ve tedavi şansı doğmaktadır. Bu risk faktörlerinin baştan kontrol edilmesi de kalp ve damar sistemindeki yıpranma ve erken bozulmayı önlemektedir.

Hastalık Geliştiyse Bile Bu Önlemler İşe Yarar mı?

Eğer kişi kalp krizi veya ameliyatı geçirdi, stent takıldıysa dahi yukarıdaki önlemleri almak için hala geç değildir. Yaşam tarzını düzeltmeyen ve tedavi görmeyen kalp hastasının tekrar sorun yaşama olasılığı, hiç hasta olmayan kişiye göre daha yüksektir. Bu riski doğru tedavi ve yaşam tarzı düzenlenmesiyle azaltmanın mümkün olduğu defalarca kanıtlanmıştır. O yüzden hiçbir zaman sigarayı bırakmak veya sağlıklı yaşam alışkanlıkları kazanmak için çok geç değildir.
Kalp ilaçları neden ömür boyu kullanılıyor?
 
Prof. Dr. Adnan Abacı
Türk Kardiyoloji Derneği Genel Sekreteri
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Kalp damarların daralma ile seyreden koroner arter hastalığı, kalp hastalıkları arasında en sık görülenidir. Bu hastalık müzmin bir hastalıktır. Bypass veya stent uygulansa bile kalp damarlarında daralma veya tıkanmaya neden esas hastalık süreci devam etmektedir. Bu süreci yavaşlatmak için ilaç tedavisi gerekir. Hastalık ömür boyu devam ettiği için tedavi de kullanılan ilaçları da ömür boyu kullanmak gerekir.

Oldukça sık görülen bir başka kalp hastalığı kalp yetmezliğidir. Kalp yetmezliğinin bazı türleri hariç büyük çoğunluğu ömür boyu devam eder ve ömür boyu ilaç tedavisi gerektirir. Başlıca diğer kalp hastalıkları kalp kapak hastalıkları, doğumsal kalp hastalıkları ve ritim bozuklarıdır. Kapak hastalıklarının çoğu mekanik protez kapak değişimi ile tedavi edilir. Protez kapak taşıyan hastalar, mekanik protez kapağın pıhtıya neden olmaması için ömür boyu kan sulandırıcı ilaç almaları gerekir. Bazı doğumsal kalp hastalıkları ve bazı ritim bozukluklarının kesin tedavisi vardır. Kesin tedavi edilemeyenler ömür boyu ilaç tedavisi gerektirebilir.

Kolesterol yüksekliği ve hipertansiyon kalp hastalıkları için en önemli risk faktörleridir. Kalp damarlarında tıkanıklık olan hastaların kolesterol düşürücü ilaç almaları gerekir. Kalp damarlarında tıkanma olmayan ancak koroner arter hastalığı riski yüksek olan kişilerin, kötü kolesterol düzeyi belli bir rakamın üzerinde ise bunların da kolesterol düşürücü ilaç almaları gerekir. Kandaki kolesterol çoğu (yaklaşık %80) vücutta üretilir. Yani dışarıdan hiç kolesterol almasak bile kan kolesterol düzeyini çok fazla düşmesi mümkün değildir. Kolesterol ilaçları vücutta kolesterol üretimini azaltarak kolesterolde düşme sağlar. Ancak ilacın etkisi kullanıldığı sürece vardır. Yani ilaç kesildiğinde kolesterol üretimi tekrar yükselir ve kolesterol yaklaşık bir ay içinde eski seviyesine geri gelir. Kolesterol düşürücü ilaçlar başlandıktan sonra kolesterol düşünce ilacın kesilmesi sık yapılan bir hatadır. Eğer doktorunuz kolesterol ilacına gerek görmüş ise bu tedavi ömür boyu sürmesi gereken bir tedavidir. Aynı nedenle hipertansiyon da ömür boyu tedavi gerektirir. Hipertansiyon ilaçları kullanıldığı sürece kan basıncı düşürür ve ilaç kesilirse kan basıncı tekrar yükselir.
 
Türkiye'de Hedef Tahtasındaki İlaçlar: Kolesterol İlaçları ve Gerçekler
 
Prof. Dr. Merih Kutlu
Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı

Şu anda toplumun gündeminde olan, çoğu insan tarafından cevapları merak edilen sorular:

1. Kolesterol yüksekliği bir hastalık mıdır? Kolesterol kalp damar hastalığı yapar mı?
Kolesterol aslında vücudumuz için gerekli bir maddedir. Ancak, nasıl ki vücudumuz için gerekli başka bir madde olan şekerin yükselmesiyle şeker hastalığı, kan basıncının yükselmesiyle yüksek tansiyon (hipertansiyon) ortaya çıkıyorsa, kolesterol yükseldiğinde de kolesterol hastalığı meydana gelir. Kolesterol hastalığı beslenme alışkanlıkları veya bazı genetik bozukluklara bağlı olarak ortaya çıkabilir.

Kalp ve damar hastalıkları çok sayıda risk faktörüne bağlı olarak ortaya çıkabilen bir hastalıktır. Yapılan çalışmalar kolesterolün en önemli risk faktörlerinden birisi olduğunu göstermiştir. Kalp krizlerinin yaklaşık %50'si kolesterolden kaynaklanmaktadır. Çünkü kolesterol kalp ve damar hastalıklarına neden olan aterom plağı denilen zararlı yapının içinde bulunan ana maddedir. Kalp krizlerinin kalan yarısından ise diğer risk faktörleri sorumludur. Ne kadar çok risk faktörü varsa hastalık riski de o oranda artış gösterir.

2. Kolesterol düşürücü tedavi kalp damar hastalıklarından ölümü, kalp krizini, inmeyi azaltır mı? Tedavide statinler kullanılmalı mı?
Nasıl ki kalp ve damar hastalıkları çok sayıda risk faktöründen oluşuyorsa, tedavisi de bu risk faktörlerinin düzeltilmesiyle sağlanır. Bu nedenle tedavide hem egzersiz ve uygun diyet yapılmalı, sigara kesilmeli, hem kan basıncı ve kanda şeker seviyesi düzenlenmeli, hem de kolesterol düşürücü tedavi uygulanmalıdır. Unutulmamalıdır ki kolesterol düşürücü tedavi kalp ve damar hastalıkları tedavisinin ana öğelerinden birisidir.

Kolesterol düşürücü tedavinin ana ilacı STATİN denilen ilaçlardır. Statinlerin kolesterolü düşürerek kalp hastalığı olmayan kişilerde kalp hastalığı gelişme riskini azalttığı, kalp hastalığı olanlarda ise ölüm, kalp krizi ve inmeyi önlediği çok sayıda klinik çalışmayla gösterilmiştir. Ayrıca kalp ve damar hastalıklarına neden olan aterom plağını da %10 civarında geriletmektedir.

Statin tedavisi Avrupa, Amerika ve dünyadaki tüm kılavuzlarda sınıf I, kanıt düzeyi A tedavi seçeneği olarak geçmektedir. Bu şu demektir: Statin tedavisinin kalp ve damar hastalıklarından ölümü, kalp krizini, inmeyi azalttığı çok sayıda randomize klinik çalışmayla kanıtlanmıştır. Bu nedenle endikasyonu olan yani kullanması gereken bütün hastalara verilmelidir. Verilmemesi büyük bir yanlıştır. Statinler kardiyovasküler olayları %25 ile %45 arasında azaltmaktadır. Aslında bugün tartışılması gereken şey, statinlerin önleyemediği kalan olayların nasıl azaltılacağı olmalıdır.

3. Kolesterol düşürücü ilaçların, statinlerin yan etkileri var mıdır?
Statinler bugüne kadar yüz binlerle ifade edilen insan üzerinde en çok araştırmanın yapıldığı, milyonlarca insan tarafından 20 yıldır kullanılan ve dolayısıyla da yan etkileri iyi bilinen ilaçlardır. En önemli iki yan etkisi kaslar ve karaciğer ile ilgili olan yan etkilerdir. Bunlardan birincisi rabdomiyoliz denilen böbrek yetmezliğiyle birlikte kas harabiyetinin geliştiği durum olup, oldukça nadir görülür ve sıklığı 1/10.000'nin altındadır. Diğeri karaciğer hasarıdır ki, sıklığı yılda 100.000 hastada 0.5-1'dir. Bunun dışında kas ağrıları, karaciğer enzim yükselmesi gibi yan etkiler de görülebilir. Bu tür yan etkiler ilaç kesildiğinde genellikle 3 ay içinde düzelme gösterir. Statinler düzenli hekim kontrolü altında kullanıldığında son derece güvenilirdirler. Hatta herkes tarafından rahatlıkla kullanılan aspirine göre daha güvenli ilaçlardır.

4. Kolesterol ilaçları ile ilişkili olarak yapılan araştırmalar güvenilir midir?
Bir molekül ilaç haline gelirken önce laboratuvar deneyleri, sonra hayvan deneyleri, daha sonra da gönüllü insanlar üzerinde yapılan deneylerden geçer. Bunların sonucunda o ilaç hem etkili hem de güvenilir bulunursa, en son olarak çok sayıda gönüllü insan üzerinde yapılan randomize klinik çalışmalarla test edilir. Yine etkin ve güvenilir bulunursa, o zaman tedavi endikasyonu alır. Bu şekilde araştırmaya başlanan 100 molekülden ancak bir tanesi ilaç haline gelebilir. Önemli olan çalışmaların güvenilirliğidir. Bu çalışmalar etik kurullar, bağımsız denetim kurulları ve FDA gibi devlet kurumları tarafından titizlikle denetlenmektedir. Araştırma süresi 10-15 yılı bulmakta ve milyonlarca dolar harcama yapılmaktadır.

Sonuç olarak, kolesterol yüksekliğinin kalp hastalığı yaptığı 60 yıldır bilinen bir gerçek. Yine kolesterol ilaçlarının- statinlerin sınıf I endikasyonla (herkes tarafından faydası kabul edilen) ve kanıt düzeyi A (çok sayıda klinik çalışmayla etkinliği ve güvenliği gösterilmiş) ile ölüm, kalp krizi ve inmeyi azalttığı da bilinen bir gerçek. Bu nedenle kanıta dayalı tıp yaklaşımında, bilimsel çalışmalar ve kılavuzlar ışığında statin tedavisi alması gereken bir hastaya statin vermemek büyük bir yanlıştır.
Sigarayı bırakamıyorsunuz, defalarca denediniz. Bir kez daha denemeye ne dersiniz?
 
Prof. Dr. Necla Özer
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı

Dünyada ilk 10'a girdiğimiz konu sayısı oldukça nadirdir fakat maalesef sigara tüketimi konusunda dünyada hemen hemen her yıl ilk 10 da yer almaktayız. Türkiye istatistik kurumu verilerine göre 2013 yılında 3685 kişinin trafik kazasında hayatını kaybettiği ülkemizde yılda yaklaşık 100.000 kişi sigaraya bağlı hastalıklar nedeni ile hayatını kaybetmektedir. Bu da her 6 dakikada 1 kişinin ölümü demektir. Önlenebilir özellikte olan bu ölümlerin en sık nedenini de maalesef kalp damar hastalıkları oluşturmaktadır.

Sigara neden zararlı? Belki biliyorsunuz fakat lütfen bir kez daha okuyun.
Sigara dumanı; formaldehit, siyanür, amonyak, karbon monoksit, naftalin, kadmiyum (pil asidi), aseton (oje çıkarıcı), fare zehiri, kömür dumanı, egzoz gazında da bulunan yaklaşık 4.000 kimyasal madde içerir. Sigara dumanında bulunan karbonmonoksit kandaki oksijen taşınmasını azaltır. Sigara kan basıncının artmasına, egzersiz toleransının azalmasına ve kan hücrelerinin pıhtılaşmaya olan eğiliminin artmasına neden olur. Ayrıca iyi huylu kolesterol olarak bilinen HDL kolesterolün kandaki seviyesini düşürerek damar duvarında kalp krizlerine neden olan aterosklerotik plak oluşmasına zemin hazırlar. Damar tıkanıklığının en önemli nedeni olan aterosklerotik plak sadece kalp damarlarında değil tüm vücutta yaygın olarak oluşarak felç, gangren, böbrek yetmezliği gibi pek çok hastalığa yol açabilmektedir. Bu nedenle sigara kalp damar hastalıkları için önemli bir risk faktörüdür. Her yıl tüm kalp hastalıklarının %20'sinden sigaranın sorumlu olduğu düşünülmektedir. Özellikle genç yaşta sigara tüketiminin çok fazla olduğu ülkemizde genç yaşta geçirilen kalp krizlerinin en önemli nedeni sigaradır. Kalp damar hastalıklarının yanı sıra akciğer, gırtlak gibi kanserlere, solum sistemi hastalıklarına, üreme bozukluklarına neden olan sigara kişide yarattığı bağımlılık sebebiyle de psikolojik hastalıkların ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Sigaranın bu olumsuz etkilerinin sadece aktif kullanıcılarda değil pasif olarak sigara dumanına maruz kalanlarda da görüldüğü gösterilmiştir. Ülkemizde anne-babanın sigara içtiği ailelerde özellikle çocukların çok küçük yaşlardan itibaren sigara dumanına maruz kaldığını ve bu çocukların ailelerini örnek alarak ileri yıllarda sigaraya başladığını da biliyoruz. Gebelikte sigara içen annelerin anne karnındaki bebekleri bile bu olumsuz durumdan etkilenmekte başta düşük doğum ağırlığı olmak üzere doğduktan sonra pek çok sorunla karşılaşmaktadır. Tüm bunlar sigaranın kontrol altına alınması gereken bir halk sağlığı sorunu olduğunu göstermektedir.

Bu amaçla ülkemizde 19 Temmuz 2009 tarihinden itibaren, ikamete mahsus konutlar haricinde kamu ve özel tüm binaların kapalı alanlarında, toplu taşıma araçlarında sigara içilmesini yasaklayan 4207 sayılı yasa yürürlüğe konulmuştur. Bu yasa ile ülke genelinde sigara ile savaş başlatılmıştır. Yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte sigaranın zararları konusunda toplumun uyarılması kapsamında halkı bilgilendirmek ve uyarmak amacıyla kamu spotları hazırlanarak televizyonda yayınlanmaya başlanmış ve sigara paketlerine resimli ve yazılı uyarı mesajları konmuştur. Ayrıca sigarayı bırakmak isteyen vatandaşlara destek vermek için ALO 171 sigara bırakma hattı ve sigara bırakma poliklinikleri kurulmuştur. 2009 yılından beri yürütülen tüm bu çalışmalar meyvesini vermiş ve 2008 yılında %31,2 olan ülke genelindeki sigara kullanma oranı, 2012 yılında %27,0'ye düşmüştür.

Sigarayla ilgili yapılması gereken en önemli şey sigaraya hiç başlamamaktır. Eğer içiyorsak da zaman geçmeden bırakmak lazım. Daha önce denedik ama başarılı olamadıysak da sigarayı bırakmaya çalışıp bırakamamak her şeyin sonu değildir. Neden başarısız kalındığından ders alarak bunu başarıncaya kadar tekrar tekrar gayret etmek gerekir.

Dumansız uzun hayatlar.
Kafamız Karıştı: Her Gün Farklı Bir Diyet, Kime İnanalım?
 
Yrd. Doç. Dr. Reci Meseri
Ege Üniversitesi, İASYO, Beslenme ve Diyetetik Bölümü

Büyüme, gelişme ve sağlığın korunması için gerekli besin öğelerinin alınması ve bedence kullanılmasına beslenme denir. Bireyin kendi özelliklerine göre gereksinim duyduğu enerjiyi ve besin öğelerini alması ise yeterli ve dengeli beslenme olarak tanımlanır. Besin öğeleri altı grupta toplanır: Karbonhidratlar, proteinler, yağlar, vitaminler, mineraller ve su. Tümünün bedende kendine özgü işlevleri vardır ve günlük beslenmede hepsine uygun miktarlarda, dengeli bir şekilde yer verilmelidir. Yeterli ve dengeli beslenme sağlıklı bir yaşam için ön koşuldur ve kişiye özgüdür. Yeterli ve dengeli beslenme ile birçok hastalığın oluşumu önlenebilir ya da ortaya çıkışı geciktirilebilir.

Şişmanlık, bedende istenilenden fazla yağ birikimidir ve son yıllarda sıklığı giderek artmaktadır. ABD'de bazı eyaletlerde her üç yetişkinden bir şişmandır. Ülkemizde de tehlike çanları çalmaktadır. En son yapılan Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırmasına (TBSA-2010) göre, yetişkin erkeklerin beşte biri, kadınların %40'ı şişmandır. Hafif şişmanlarla birlikte değerlendirildiğinde erkeklerin %60'ının, kadınların ise %70'inin ağırlık sorunu vardır. Ne yazık ki bu sorun salt yetişkinlerin sorunu da değildir, çocuk ve ergenlerde de ağırlık sorununun arttığı gözlenmektedir.

Bebeklikte şişman olanların beşte birinin şişman çocuk, çocuklukta şişman olanların beşte ikisinin şişman ergen, şişman ergenlerin beşte dördünün şişman yetişkin olduğu yapılan çalışmalar ile gösterilmektedir. Şişmanlık, yüksek kolesterol, kalp damar hastalıkları, şeker hastalığı, yüksek kan basıncı ve bazı kanser türlerinin oluşumunu artırdığı gibi psikolojik sıkıntılara da neden olmaktadır.

Kısacası şişmanlık hem günü hem de geleceği etkileyen, kişinin fiziksel ve psikolojik sağlığını bozan bir durumdur. Sıklığının giderek artması bu konunun önemini artırmakla beraber, "zayıflama” ile ilgili bir sektör yaratılması, bu pastanın sürekli büyümesi, özellikle medyanın zayıflamayı sürekli gündemde tutması, bireylerin yeterli dengeli beslenmek yerine kolay ve hemen sonuç veren uygulamaları tercih etmeleri, beslenme ile ilgili her kafadan bir ses çıkmasına ve bilgi kirliliğine neden olmaktadır.

Son dönemde moda olan Dukan, Atkins, Karatay vb diyetlerin ortak noktası yüksek proteinli ve yağlı, düşük karbonhidratlı olmaları ve günlük enerji alımı sınırlaması getirmemeleridir. Yüksek protein içeren kırmızı ve beyaz et, süt ve süt ürünleri gibi yiyecekler neredeyse sınırsız olarak tüketilebilirken, karbonhidrat içeren ekmek, makarna, bulgur pilavı ve meyve gibi yiyeceklerin tüketimi yok denecek kadar sınırlıdır. Her ne kadar bu tip diyetlerle hızlı ağırlık kaybı sağlansa da uzun dönemde beden ağırlığı ve sağlık üzerine etkileri hala çok tartışmalıdır. Yüksek protein almak için tüketilen kırmızı et, süt ve süt ürünleri, tereyağı vb. hayvansal yağlar aynı zamanda yağ, özellikle doymuş yağ tüketiminin artmasına neden olmaktadır. Bu da beslenmede yağdan gelen enerjinin, üstelik doymuş yağın payının çok artmasına neden olmaktadır. Bu durumun uzun dönemde kalp damar hastalıklarına yol açabileceği göz önünde tutulmalıdır. Ayrıca proteinin bu kadar fazla alınması, ürik asit gibi atıkların daha fazla oluşmasına, böbrek ve karaciğerin daha fazla yorulmasına, ürik asit birikimi ile ortaya çıkan gut hastalığına neden olmaktadır. Aşırı protein alımı böbreklerden kalsiyumun fazla atılmasına ve kemik sağlığının bozulmasına yol açmaktadır. Karbonhidratlar bedenin temel enerji kaynağıdır. Karbonhidratların yetersiz alınması bedenin enerji üretmek için protein ve yağı kullanması anlamına gelmektedir. Bu durum bedende kas yıkımına ve metabolizmanın bozulmasına neden olmaktadır. Diğer yandan karbonhidratların yetersiz alınması, vitamin ve minerallerin, kansere karşı bedenin hücre yapısını koruyan, anti-oksidanların az alınmasına neden olmaktadır. Yanı sıra, tam tahıl ürünleri, kurubaklagiller, meyve ve sebzeler bedenin posa kaynağıdır. Bu besinlerin çok az tüketilmesi posa alımının azalmasına yol açmakta, bunun da kolon kanseri, divertikül vb. hastalıklar için risk oluşturabileceği belirtilmektedir. Enerji alımı ile ilgili bir sınırlama olmaması da uzun dönemde enerji dengesizliğine yol açarak ağırlık artışına neden olabilir.

En önemli noktalardan birisi de yeterli ve dengeli beslenme kişiye özgüdür. Kişinin yaşı, cinsiyeti, sağlık ve fizik aktivite durumu, günlük gereksinimlerini etkiler. Oysa bu moda diyetler kişinin bireysel özelliklerinden bağımsız sanki herkese uygunmuş gibi sunulmaktadır. Özellikle böbrek ya da karaciğer yetmezliği olan kişilerde, sindirim sistemi, gut, kalp damar hastalığı olanlarda, çocuklarda, ergenlerde, yaşlılarda kesinlikle uygulanmamalıdır.

Neler yapabilirsiniz?
  • Öncelikle sağlık durumunuzla ilgili hekiminize, beslenmenizle ilgili olarak diyetisyeninize danışın. Kitaplar, yazılı ve görsel basın, sosyal medya gibi araçlar çok yanıltıcı bilgiler içerebilir.
  • Genel olarak, günlük öğünlerinizde tabağınızı kabaca dörde bölün; bir kısmını protein içeren et, kurubaklagiller ya da yumurtaya, bir kısmını yoğurda, bir kısmını sebzeye, bir kısmını da tam tahıllı yiyeceklere ayırın.
  • Haftada en az iki kez balık (ızgara ya da haşlama) tüketin.
  • Kavrulmamış, tuzsuz badem, ceviz, fındık ve meyvelerle ara öğün yapın.
  • Tükettiğiniz porsiyonları küçük tutun, tabağınızı tepeleme doldurmayın.
  • Kan şekerinizi hızlı yükselten, sıcak nişasta içeren (örneğin kızarmış patates ya da kumpir) besinlerden ve basit şekerlerden (çay şekeri, gazlı içecekler, şuruplu tatlılar vb.) kaçının.
  • Rafine ürünler yerine rafine edilmemiş yiyecekleri yeğleyin; beyaz yerine tam tahıllı ya da tam buğday ekmek, pirinç pilavı yerine bulgur pilavı tüketin.
  • Tıkınırcasına yemeyin, iyi çiğneyin.
  • Rengarenk sebze ve meyveler tüketin.
  • Posa tüketiminizi artırın. Bol su için.
  • Beslenme ve fizik aktivite kol kola birliktedir; hareketli bir yaşam sürmeyi alışkanlık edinin. Yürüme aralığında olan bir yere araçla gitmek yerine yürümeyi aklınıza getirin. Merdiven çıkın, ekran karşısında zaman geçirmek yerine aktif hobiler edinin.

Referanslar: 1. Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Obezite, Diyabet ve Metabolik Hastalıklar Daire Başkanlığı. http://beslenme.gov.tr/. Son erişim tarihi: 25 Aralık 2015. 2. Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması 2010. http://www.sagem.gov.tr/TBSA_Beslenme_Yayini.pdf. Son erişim tarihi: 25 Aralık 2015. 3. Kayıkçıoğlu M, Soydan İ. Yumurta tüketimi ve kardiyovasküler sağlık. Türk Kardiyol Dern Arş 2009;37:353-357. 4. Atallah R, et al. Long-term effects of 4 popular diets on weight loss and cardiovascular risk factors: a systematic review of randomized controlled trials. Circ Cardiovasc Qual Outcomes 2014;7(6):815-27.
 
Stent mi Bypass mı?
 
Prof. Dr. Ömer Göktekin
Bezmialem Vakıf Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı

Kalbi besleyen damarların yani koroner arterlerin darlığı ya da tıkanıklığı, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de başlıca ölüm ve kronik hastalık sebebidir. Bu hastalığın tedavisinde kullanılan ilk yöntem, 1960'lı yıllarda yapılmaya başlanan koroner bypass ameliyatıdır. Bu ameliyatta bacaktan alınan toplardamarlar ya da göğüs duvarındaki atardamarın bir ucu ana aort damarına, diğer ucu kalp damarının darlık bölgesi sonrasına dikilir. Dolayısıyla kanın, tıkalı kalp damar kısmını bypass yapması sağlanır. Bu ameliyat açık kalp ameliyatıdır, göğüs duvarı açılır, hasta uzun süre genel anestezi alır, ayrıca hastanede yatış süresi ortalama 7 gün, normal hayata dönüş ise 2 ay kadardır.

Bu tedaviye alternatif tedavi 1977 yılında geliştirildi. Tıkalı olan kalp damar bölgesinde damar çapı kadar bir balon şişirilerek bu bölgenin açılması sağlandı. Daha sonra 1987 yılında balonla açılan bu bölgeye tekrar daralmasını önlemek için stent takılmaya başlandı. Stent tükenmez kalem yayına benzeyen rulo şeklinde metalden yapılmış bir kafestir. Aradan geçen yıllar içerisinde bypass ameliyatı, bacaktan alınan toplardamarlar yerine atardamarların kullanılması, operasyon sırasında kalbin durdurulmaması gibi yeniliklerle geliştirildi. Ancak esas ilerleme ameliyatsız kasık veya bilek damarından kateterle girilerek yapılabilen, hastanın narkoz almadığı, dolayısıyla ameliyata bağlı risklerden büyük ölçüde korunduğu girişimsel yöntemlerde kaydedilmiştir. Balon anjiyoplasti ile başlayan bu maraton önce metal stentlerin daha sonra ilaç kaplı stentlerin ve son olarak eriyebilen stentlerin icadı ve kullanımıyla baş döndürücü hızla devam etmektedir. İşlem stent takılan damar sayısına bağlı olmakla beraber ortalama 30 dakika sürer. Hasta ertesi gün taburcu olabilir ve isterse taburcu olduğu gün işine dönebilir.

Özellikle ilaç kaplı stentlerin ortaya çıkması ile bu alanda bir devrim gerçekleşmiştir. İlaç kaplı stentler zaman içinde geliştirildi, daha etkin ilaç ve üstün teknoloji ile yeniden tıkanma oranları %10-12 civarına gerilemiştir. Şu anda 3. jenerasyon ilaç kaplı stentleri kullanmaktayız. İlk 6 ayda tıkanmayan stentin sonraki dönemde daralma ya da tıkanma ihtimali %1'in altındadır. Günümüzde bu stentler ile daha önceleri stent yapılmasını aklımızdan dahi geçirmediğimiz, ana koroner, çatallı yerlerdeki daralma ve kronik tam tıkalı damarlara stent yapabilir hale geldik. Bu durum mutlaka bypass ameliyatı gerektiren hasta sayısını çok azalttı ve bypass ameliyatı özel durumlarda yapılır hale geldi. Ayrıca ülkemizde de kullandığımız eriyen stenler, stentin damardan kaybolarak damarların orijinal önceki haline dönmesine imkan vermektedir.

Kalp damarında tıkanıklık tespit edilen hastalara tutulan damarlara göre 3 şekilde öneri sunulabilir. Stentin ilk seçenek olduğu, stent ya da bypassın ikisinin de olabileceği ya da bypassın ön planda olduğu hastalar vardır. Ancak yeni stentler ile bypass önerildiği halde bypass ameliyatını kabul etmeyen hastaların tamamına başarılı şekilde stent işlemi yapılabilmektedir. Zaten uzun dönem takiplerde stent ve bypass arsında hayatta kalma oranlarında anlamlı farklılıklar saptanmamıştır. Tek damar ya da iki damar hastalığı olanlarda ilk seçenek stent olmalıdır. Üç damar hastalarında eğer tıkanıklıklar kısa ve kolay ulaşılabilir yerde ise yine ilk tercih stent olmalıdır.

Kalbin sol tarafını besleyen sol ana koroner damarın darlığında, daha önceleri acil açık kalp ameliyatına alınan, oldukça riskli bu hastalar günümüzde ilaç salınımlı stentlerle başarılı bir şekilde tedavi edilebilmektedir. Beyin damarlarına pıhtı atması sonucu felç gelişmesi, ameliyat sırasında durdurulan kalbin tekrar çalıştırılmasında yaşan güçlükler ve narkoz uygulaması sonrası büzülen akciğerlerin tekrar açılmasında zorluklar gibi olumsuzlukların yaşanmadığı stent uygulaması sonrası hayatta kalma oranı, beş yıllık takipte cerrahiden farksızdır.

Şeker hastalığı olan ve aynı anda 3 kalp damarında damar tıkanıklığı olanlarda bypass cerrahisi ön planda düşünülür. Ancak bunun için hastanın damar kalitesinin bypass ameliyatına uygun olma şartı vardır. Aksi takdirde bypass yapılsa bile istenilen randıman alınamayacaktır. Damarlar yaygın hasta ve içi yağ tabakaları ile dolu olduğunda çok ince gözüküp bypass'a uygun olmadığı halde bu damarlar stent ile açılıp, genişletilip eski büyüklüklerine döndürülebilir. Ayrıca ameliyat riski yüksek, eşlik eden diğer hastalıkları olan, kalbin pompa görevi azalmış ve ileri yaşta olan hastalarda stent tedavisi vazgeçilmez iyi bir alternatiftir. Yine kalp krizi geçirilirken bypass ameliyatı çok riskli iken stent işlemi hayat kurtaran bir tedavi seçeneğidir.

Halk arasında stent işleminin geçici, bypass ameliyatının ise kalıcı bir tedavi olduğuna dair bir kanaat vardır ki bu doğru değildir. Bypass işlemi sonrası stentlerde tıkanma oranı %10-12 iken, bypassta bacaktan alınan damarların 1 yıl tıkanma oranı %10'dur. Göğüsten alınan damar uzun yıllar açık kalırken, bacaktan alınan damarların 10 yıl içinde tamamına yakını tıkanmaktadır. Yani 50 yaşında bypass ameliyatı olan bir hasta 60 yaşına geldiğinde göğüsten alınan damar açık kalsa da bacaktan alınan damarlar çok büyük ihtimal ile tıkanmış olacaktır. Ancak bu hastaların bypass damarları tıkansa da kendi damarları yıllar sonra stent ile açılabilmektedir. Bu hastalara çok riskli olan ikinci bypasstan ziyade stent yapılması çok daha güvenli ve etkili bir yöntemdir.

Bir hastaya stent takıldıktan sonra nadiren bypass ameliyatına ihtiyaç duyulur, ancak hastaya stent yapılmış olması hastaya daha sonra bypass ameliyatı yapılmasına engel olmaz. Bilimsel gelişmelere paralel olarak gün geçtikçe ilerleyen stent teknolojisi, pek çok koroner arter hastasının tedavisinin ameliyatsız yapılmasına imkan sağlamaktadır.

Referanslar: 1. Türk Kardiyoloji Derneği. Kalpten Destek: Kalp Krizi ve Perkütan Koroner Girişim Sonrası Hasta Bilgilendirme Kitapçığı. www.tkd.org.tr/~/media/files/hearthealth/kalptendestek_kitap.pdf. Son erişim tarihi: 25 Aralık 2015. 2. American Heart Association. Cardiac Procedures and Surgeries. http://www.heart.org/idc/groups/heart-public/@wcm/@hcm/documents/downloadable/ucm_304569.pdf. Son erişim tarihi: 25 Aralık 2015.
 
Bilimsel Temellere Dayanmayan Bitkisel Tedaviler Gerçekten Her Derde Deva mı?
 
Prof. Dr. Mustafa Kemal Erol
Kemerburgaz Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kardiyoloji Anabilim Dalı, İstanbul

Tarihte modern tıp ve eczacılık gelişmeden önce bitkisel ürünler tedavide kullanılmıştır. Ancak modern eczacılık ve tıbbın gelişmesi ile bunların yerini ilaçlar almıştır. Halkın deneyerek bulduğu bazı bitkilerin bazı hastalıklara iyi gelmesi meselesi maalesef son yıllarda iyice abartılmış, bazı kesimlerce gelir kaynağı haline getirilmiştir.

Son zamanlarda ülkemizde de yaygın olarak bazı bitkisel tedaviler basın aracılığı ile halkımıza her derde deva mucize ürünler imiş gibi sunulmaya başlandı. Maalesef bu yolla hastalar gerçek dışı beklentiler içerisine sokulmaktadır ve hastalara büyük zarar verilmektedir. Hele bazıları da hekimler tarafından sunulduğu için son derece aldatıcı olmaktadır. Bitkisel ifadesi sanki hiç yan etkisi yokmuş izlenimi vermekte ancak bunlara bağlı ciddi yan etkiler oluşabilmektedir. Bu bitkisel ürünler hastaların kullandığı diğer ilaçlar ile etkileşebilmekte, ilaçların etkinliğinin azalmasına veya ortadan kalkmasına neden olabileceği gibi yan etkilerinin de artmasına yol açabilmektedir. Örneğin kalp hastalığı nedeni ile kan sulandırıcı ilaç kullanan bir hasta mucize diye sunulan bu tedavilerden birini de aldığı için kanında aşırı sulanma olmuş ve beyin kanaması geçirmiştir.

Bir ilacın ilaç olabilmesi için hayvan deneylerinin yapılması, doz çalışmaları, gönüllülerde denenmesi, etkinliğin randomize çalışmalar ile gösterilmesi gibi birçok aşamadan geçmesi gereklidir. Bunlardan sonra ilaç ruhsat alıp kullanıma çıkabilir ve biz hekimler hastaya ilacı verirken kaç mg verdiğimizde nasıl bir etki alacağımızı, hangi yan etkilerin ortaya çıkabileceğini bilir ve ona göre hastayı takip ederiz. Oysa bitkisel tedavilerde bu söz konusu değildir. Filanca ot kaynatılınca şu hastalığa iyi gelecek peki başka yan etkisi var mı, diğer ilaçlarla etkileşimi nasıl olacak bilen yok. Bu etki hangi randomize klinik çalışma ile gösterilmiş cevap yok.

Yine bazen bitkisel diye sunulan bazı maddelerin içinde kimyasal madde katıldığına da rastlamaktayız. Örneğin bitkisel zayıflama ilacı diye halkımıza sunulan ve kullanımına bağlı ölüm görülmesi üzerine yapılan incelemede içinde sibutramin isimli daha önceden tıpta zayıflama ilacı olarak kullanılan ancak yan etkileri nedeni ile piyasadan kaldırılan tıbbın terk ettiği bir ilacın konulduğu saptanmıştır.

Bir diğer sorun da bitkisel tedavi diye hastaların gerçekte kullanması gereken hekimce verilen ilaçları bırakmasıdır. Bu altta yatan hastalığın ilerlemesi riskini beraberinde getirmektedir. Kullandığımız ilaçların birçoğu da doğadan elde edilmektedir ancak dozu, etkinliği ve yan etkileri bilinerek kullanılmaktadır. Örneğin halk arasında çok bilinen sarımsak tansiyonu düşürür bilgisi ile günlük pratikte bazı hastalarımızın antihipertansif ilacını kesip tansiyonunun yükseldiğini hissedince sarımsak yediğine rastlamaktayız. Evet, sarımsağın bu tür bir etkisi vardır ve halk bunu deneyerek bulmuştur, ancak ne kadar yendiğinde ne kadar düşecek belli değildir ve de hiçbir hipertansiyon tedavi kılavuzunda ilaç olarak sarımsak yazmaz. Hasta sarımsak yediğinde bir miktar kan basıncı düşebilir ve kendini nispeten iyi hissedebilir ancak hala kan basıncı yüksek kalabilir ve bu hastanın tansiyon yüksekliğine bağlı riskleri devam eder. Hasta kan basıncı 200 mm Hg olunca kendini rahatsız hissedebilir, sarımsak yiyince 170 mm Hg'ye düşebilir kendini nispeten iyi hisseder, tedavi oldum zanneder ancak bu değerde de hastada tansiyon hala yüksektir ve hastanın riski devam etmektedir. Dolayısı ile bitkisel takviyeler hiçbir zaman ilacın yerini almamalıdır ve de ilaç bırakılmasına neden olmamalıdır.

Ülkemizde son yıllarda ortaya çıkan önemli bir sorun da bitkisel gıda takviyesi adı altında bilimsel bir dayanağı olmadan her derde deva olduğu iddia edilen maddelerin rant kapısı haline dönüştürülmesidir. Tarım bakanlığından gıda takviyesi diye alınan ruhsata rağmen kanunlardaki boşluklardan yararlanılarak bu maddeler halkımıza sanki ilaçmış gibi lanse edilmektedir. Bu maddelerin hiç birinin etkinliğini gösteren hiç bir çalışma yoktur. Bu maddeyi kullan vücudundaki tüm damarların açılacak, cinsel gücün artacak, bütün hastalıkların geçecek gibi bilimsellikten uzak mucizevi söylemler ile halkımız kandırılmaktadır. Klinik çalışmalara dayanmadan mucize bitkisel tedaviler diye sunulan tedaviler maalesef gerçekte mucize değildir. Halkımızın bu tür söylemlere itibar etmemesini, doktorların verdiği tedaviyi terk etmemelerini öneririm.
 

Referanslar: 1. Türk Kardiyoloji Derneği. http://www.tkd.org.tr/saglik-profesyonelleri/haberler/aldatici-bitkisel-ilaclar-hakkinda. Son erişim tarihi: 25 Aralık 2015. 2. Karaalp A. Bitkisel Zayıflama Ürünleri. Archives of Clinical Toxicology 2014;1(1):13-17. 3. Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu. http://www.titck.gov.tr/Detail.aspx?mode=1&pages=/PortalAdmin/Uploads/Titck/News/HBR-403c0eb5-b1223.htm. Son erişim tarihi: 25 Aralık 2015.
 
Hipertansiyon Hastalarının Ömür Boyu İlaç Kullanması Gerekiyor mu?
 

Prof. Dr. Mehmet Sıddık Ülgen
Mevlana Üniversitesi Hastanesi, Kardiyoloji Anabilim Dalı

Kalbimizin kasılarak vücudumuza pompaladığı kanın atardamarlar duvarına yapmış olduğu basınca kan basıncı ya da tansiyon diyoruz. Bu basıncın normal değerleri aşmasına (büyük tansiyon için 14, küçük tansiyon için 9'un üstüne çıkması) ise hipertansiyon ya da Türkçeleşmiş ifade ile yüksek tansiyon diyoruz.

Hipertansiyon bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de çok önemli ve yaygın bir sağlık problemidir. Ülkemizde her üç kişiden birinde hipertansiyon vardır. Bu da yaklaşık 20 milyon erişkine tekabül etmektedir.

Hipertansiyonu olanların %95'inde tek bir neden değil de birçok neden birlikte bulunmakta olup en önemlisi genetik yapıdır. Yani kişi doğuştan hipertansiyona yatkın olabilir. Bunun yanı sıra çok tuz alımı, şişmanlık, hareketsiz hayat gibi birçok faktör hipertansiyon gelişme riskini arttırmaktadır. Hastaların %5 gibi az bir kısmında ise hipertansiyonun sebebi sıklıkla böbrek hastalığı, böbreküstü bez tümörleri gibi ameliyatla ya da tedavi ile düzelebilen sebeplerdir. Son yıllarda ülkemizde şişmanlık (obezite) sıklığı artışına bağlı olarak uyku apne hastalığı artmakta bu da hipertansiyon, kalp krizi, ritim bozukluğu hatta ani ölümlere neden olabilmektedir.

Hipertansiyonun belirtileri nelerdir, ne gibi zararları vardır?
Hastaların büyük çoğunluğunda hiçbir yakınma olmayabilir. Bazı kişilerde ensede ağrı, baş ağrısı, baş dönmesi veya dengesizlik hissi oluşturabilir. Hipertansiyonu olan hastada en önemli problem hastalığının farkında olmamasıdır. Ülkemizde hastaların en az yarısı hastalığından habersizdir ve dolayısıyla gereken önlemleri almamaktadır. Hastalık yeterince tedavi edilmediğinde zararlı etkiler sinsice ilerleyerek organlarda ciddi hasarlara neden olur. Yıllar sonra kişi kalp krizi, kalp yetersizliği, körlük, böbrek yetersizliği, beyin kanaması ya da felç ile karşı karşıya kalabilir. Eğer hasta etkili bir şekilde tedavi edilirse kalp yetersizliği, kalp krizi, felç, böbrek yetersizliği ve ölüm gibi istenmeyen durumlar yarı yarıya azaltılabilir.

Hipertansiyonun tedavisi var mı? Nasıl tedavi edilmeli?
Hipertansiyon aslında tedavisi kolay bir hastalıktır. Tedavide birçok ilaç seçeneği vardır. Ancak her gün ilaç kullanmak bazı insanlara zor gelmektedir. Yine hastaların çoğunda tek bir ilaç yeterli olmayıp birden fazla ilaç gerekmesi hastaları ilaç kullanmaktan uzaklaştırmaktadır.

Hipertansiyon tanısı konmuş ve kesin bir sebep bulunamamış ise hemen tedavi başlanmalıdır. Hasta başta zararlı bir alışkanlığı varsa bunları bırakmalıdır. Örnek olarak sigara ya da alkol alıyorsa bunu kesinlikle bırakmalı, şişman ise zayıflamalı, tuzsuz, yağdan fakir, mümkün olduğu kadar çok sebze ve meyveden zengin bir diyetle beslenmelidir. Eğer yukarıdaki önerilere uyulmasına rağmen yüksek tansiyon halen devam ediyorsa o zaman tansiyon düşürücü ilaçlar başlanmalıdır.

Ömür boyu ilaç kullanacak mıyım?
Eğer yüksek tansiyon teşhisi doğru konmuş ise bu tedavi ömür boyu sürmeli, kesinlikle bırakılmamalıdır. Ancak gelişen teknoloji ile beraber ilaç dışı tedaviler üzerinde ciddi çalışmalar yürütülmektedir. Bunlardan en çok bilinen uygulama böbrek damarının yakılmasıdır. Ancak bu işlemin faydası olup olmadığı henüz kesinlik kazanmamıştır. Diğer bir araştırma ise boyun damarlarının pil ile uyarılmasıdır. Bu konuda da çalışmalar devam etmektedir.

Hipertansiyona yönelik aşı geliştirildiği doğru mu?
Hipertansiyon tedavisinde en cazip ve heyecan verici araştırmalar bu alanda yapılmaktadır. Belli aralıklarla yapılacak aşıların hipertansiyonu ortadan kaldırmasına yönelik çalışmalar hızla sürmektedir. Hayvan deneylerinde başarılı olan bu uygulamalar gönüllü insanlar üzerinde araştırılmaya başlanmış ve ilk sonuçları başarılı bulunmuştur.

Sonuç olarak;
Hipertansiyon çok önemli bir sağlık problemidir. Öldürücü etkisinin yanı sıra kalp krizi, felç, körlük, kalp yetersizliği gibi ciddi hastalıklara neden olduğu ispatlanmıştır. Tedavi ile bu olumsuz olaylar büyük ölçüde azalmaktadır.

Kalp damar sağlığı ve genel sağlık durumunu iyileştirmek, riskleri azaltmak için günlük tuz tüketiminin azaltılması, hazır, işlenmiş ve konserve yiyeceklerden kaçınılması gerekmektedir. "Hazır gıdalar ile fast food tarzı beslenmeden uzak durulmalıdır. Doğal yiyecekler tercih edilmelidir. Günlük meyve ve sebze tüketimi artırılmalıdır. Katı yağlar yerine sıvı yağlar tercih edilmelidir. Şekerli içecekler, meşrubatlar yerine taze meyveler ya da meyve suları tercih edilmeli, bol su içilmelidir.

Bu önlemler ile hipertansiyon kontrol altına alınamaz ise yeni uygulamalar net olarak ortaya çıkana kadar yaşam tarzı değişikliği ve ilaç tedavisi şimdilik vazgeçilemez ve tek seçenektir.

Ömür boyu ilaç kullanacak mıyız? Maalesef evet, en azından şimdilik. Ancak yakın bir gelecekte her gün ilaç almaktan kurtulacağımız günleri ümitle bekliyoruz.


Referanslar: 1. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma derneği. Hipertansiyon tedavi kılavuzu ve yaşam tarzı önerileri. http://www.turkendokrin.org/files/pdf/Hipertansiyon.pdf. Son erişim tarihi: 24 Aralık 2015. 2. Türk Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Derneği. Türk Hipertansiyon Uzlaşı Raporu. http://www.turkhipertansiyon.org/THT_Uzlasi_Raporu_Sunumu.pdf. Son erişim tarihi: 24 Aralık 2015. 3. American Heart Association. High Blood Pressure. http://www.heart.org/HEARTORG/Conditions/HighBloodPressure/High-Blood-Pressure_UCM_002020_SubHomePage.jsp. Son erişim tarihi: 24 Aralık 2015. 4. Koriyama H, et al. Long-Term Reduction of High Blood Pressure by Angiotensin II DNA Vaccine in Spontaneously Hypertensive Rats. Hypertension 2015;66(1):167-74.
 

Kalbinidinlesen ile ilgili içerikler ve güncellemeler hakkında bilgi almak için e-bülten’e üye olun.

Siz sorun uzmanlarımız yanıtlasın